Bir Sayfa Seçin

kuYüzyılın Çatışması-1

Ekonomiler daraldıkça, insan varoluşunun temel gereksinimlerine erişim için güç elitlerine karşı küresel bir halk başkaldırısı ortaya çıkmakta. Bu çatışmanın altında yatan temel dinamikler nelerdir ve çatışma nerelere varabilir?

Yazan: Richard Heinberg (Makale ilk olarak www.postcarbon.org da yayınlanmıştır.)

Çeviri: Oluş Dayan

  1. Giriş

Dünya ekonomisi borç ve kaynakların sınırı duvarına bodoslama çarparken, giderek daha fazla ülke buna cevaben aslında en kolay gözden çıkarılabilir unsurları –yozlaşmış, batmış bankalar ve şişirilmiş ordular – kurtarmakla uğraşmayı seçiıyor ve vatandaşlarının çoğunluğunu “kemer sıkarak” elden ayaktan düşürüyor. Sonuç, tahmin edileceği gibi küresel bir başkaldırıdır. Mevcutkoşullar ve tepkiler, er ya da geç iktisadi olduğu kadar toplumsal bir ayaklanmaya – ve milyarların hayatta kalmaları adına bağlı oldukları geçim altyapısının çökmesine doğru gidecektir.


Ülkeler, ilkesel olarak, toplumun –ordu ve finansal sektör başta olmak üzere- başka unsurlarını bilinçli bir şekilde daraltma ve zengini vergilendirme yoluyla, varoluş için gerekli temel ihtiyaçları (yiyecek, konut, sağlık yardımı, aile planlaması, eğitim, çalışabilenler için istihdam ve kamu güvenliği) evrensel olarak ve belli bir süre sürdürülebilecek biçimde sağlayarak toplumsal çöküşün önüne geçebilirler. Temel ihtiyaçları herkes için sağlamanın bedeli çoğu ülke için imkanlar dahilindedir. İnsan gereksinimlerini sağlamak, halihazırda iç içe geçmekte olan tüm temel sorunları (iklim değişikliği, kaynakların tükenmesi, ve temel ekonomik reformlara duyulan ihtiyaç) ortadan kaldırmayacaktır, ancak daha derin, varoluşsal sorgulamalarla uğraşacak zamanı dünyaya verecek bir toplumsal istikrar ve eşitlik platformu sağlayacaktır.

Yazık ki çoğu devlet böyle bir eylem biçimine karşıdır. Aslında, şu anda ne yapıyorlarsa buna devam etme, yani dev bankaları ve askeri kuruluşları desteklemek adına toplumun kaynaklarını başka yerlerde serbestçe kullanma eğilimindedirler.

Evrensel güvenlik ağları sağlasalar bile, süregiden ekonomik daralmanın yine çatışma ile sonuçlanması muhtemeldir. Bu durumda başkaldırı, “büyük devlet”in bariz yanlışlarına karşı çıkan gruplarca başlatılabilir.

Her iki durumda, temel ihtiyaçların karşılanması giderek daha çok bizzat hane halkı ve topluluklara kalırken, bu kişi ve grupların merkezileştirilmiş finansal ve resmi güç sistemlerine bağımlılığı ve bunlara karşı korunmasızlığı azalacaktır. Bu, sürekli çaba gerektiren ve birçok durumda ulusal otoriteler tarafından yıldırılan, hatta yasadışı ilan edilen bir stratejidir.

Gıda, finans, eğitim ve diğer temel toplumsal geçim sistemlerinin merkezsizleştirilmesi siyasi yelpazenin en sağından en soluna çeşitli kuramcılar tarafından on yıllardır savunulmakta. Merkezsizleştirmeye yönelik kimi çabalar (yerel gıda hareketi gibi) niş pazarların gelişmesi ile sonuçlanmıştır. Ancak burada sadece toplumsal hareketlerin veya marjinal endüstrilerin artan büyümesinden bahsetmiyoruz, 21. yüzyılın geri kalanında dikkat çekici hale gelebilecek bir ekonomik ve toplumsal yönelimden bahsediyoruz. Bu yönelim şu anda, serbest girişime karşı planlı ekonomi veya Keynezyen teşviğe karşı kemer sıkma çarşıtlıklarının ötesinde bir alternatif hayal edemeyen kamu, ekonomi dünyası ve medya elitleri tarafından görmezden gelinmekte ve buna karşı konulmaktadır.

Temel gereksinimlerin merkezsizleştirilmiş şekilde tedarik edilmesi, mükemmel veya (geçmişteki bazı toplumsal hareketler gibi) iyileştirilmiş bir topluma dair ütopik bir vizyondan çıkmayacak. Bunun yerine, giderek kötüleşen ve ürkütücü boyutlara ulaşan çevresel ve ekonomik sorunlar bütününe insanların sürekli verdiği tepkilerden doğacak; çoğu durumda siyasetçiler, bankacılar ve sanayiciler tarafından engellenip karşı çıkılacaktır. Yüzyılın mücadelesi olacak bu çekişme, bir tarafta geleneksel güç elitleriyle, diğer tarafta haklarından mahrum edilmiş fakir ve eski orta sınıf insanlarının oluşturduğu, yaşamsal gereksinimlerini küçülen bir ekonomi ortamında kendi başına sağlama çabasındaki giderek büyüyen kitleler arasındaki çatışmadır.

  1. Uygarlıklar düşüşe geçtiğinde

1988 tarihli referans kitabı The Collapse of Complex Societiesde [Karmaşık Toplumların Çöküşü], arkeolog Joseph Tainter uygarlıkların yükseliş ve bitişini karmaşıklık yönünden açıklar. Karmaşıklık kelimesini, “bir toplumun büyüklüğünü, parçalarının sayısını ve birbirinden farklılığını, içerdiği uzmanlaşmış toplumsal rolleri, mevcut farklı toplumsal kişiliklerin sayısını ve bunları uyumlu, işleyen bir bütün haline getiren mekanizmaların çeşitliliğini” 1ifade etmek için kullanır.

Uygarlıklar şehirler etrafında örgütlenmiş karmaşık toplumlardır; gıdalarını tarımdan (tarla ürünlerinden) elde ederler, yazı ve matematik kullanırlar, tam zamanlı bir iş bölümü sürdürürler. Art bölgelerden kent merkezlerine sürekli olarak akan insan ve kaynaklarla merkezileşmişlerdir. İnsan geçmişi boyunca binlerce insan kültürü gelişmiştir, ancak sadece 24 kadar uygarlık kurulmuştur. Ve tümü (şu ana kadar mevcut sanayi uygarlığımız dışında) çökmüştür.

Tainter uygarlığın büyümesini, sorunları çözmek adına giderek artan karmaşıklığı geliştirecek toplumsal kaynaklara yatırım yapma süreci olarak açıklar. Örneğin, köy-temelli kabile toplumlarında kabileler arasında bir silah yarışı ortaya çıkabilir, bu durum her köyün saldırıları savuşturmak üzere daha merkezileşmesini ve karmaşık biçimde örgütlenmesini gerektirir. Ancak karmaşıklık ciddi bir enerji gerektirir. Tainter’ın belirttiği gibi, “Daha karmaşık toplumlar daha basit olanlara göre sürdürülmesi daha maliyetlidir ve daha yüksek kişi başına geçim düzeyleri gerektirir.” Mevcut enerji ve kaynaklar sınırlı olduğundan, yatırımları artırmanın aşırı maliyetli olduğu ve azalan marjinal verim getirdiği bir duruma gelinir. Mevcut karmaşıklık düzeyinin sürdürülmesi bile çok maliyetlidir (vatandaşlar bunu ağır vergi düzeyleri ile hissedebilirler) ve toplumda genel bir basitleşme ve merkezsizleşme ortaya çıkar; bu, gündelik dilde çöküş olarak anılan süreçtir.

Böyle zamanlarda toplumlar genellikle keskin nüfus seviyesi düşüşlerine tanık olur, hayatta kalanlar da haşin zorluklarla cebelleşir. Elitler güç üzerindeki kontrollerini kaybeder. İç devrimler ve dış savaşlar baş gösterir. İnsanlar şehirlerden kaçıp art bölgelerde yeni, daha küçük topluluklar oluşturur. Hükümetler devrilir ve yeni güç ilişkisi kümeleri ortaya çıkar.

Şu anki küresel uygarlığımız için çöküşün ne anlama geleceğini düşünmek korkutucudur. Ne var ki, birazdan göreceğimiz gibi, merkezileşme ve karmaşıklaşmanın sınırlarına gelindiği, karmaşıklık altında yatırımların marjinal getirisinin azaldığı, basitleşme ve merkezsizleşmenin kaçınılmaz olduğu şeklinde bir karara varmak için iyi sebepler vardır.

Basitleşme, daralma ve merkezsizleşme üzerinden düşünmek çöküş üzerine kafa yormaktan daha doğru ve faydalıdır, muhtemelen de daha az ürkütücüdür. Aynı zamanda da, zorlukları en aza indirgeyip muhtemel faydaları azami seviyeye çıkartmak adına, kaçınılmaz toplumsal süreçleri öngörmek, yeniden şekillendirmek ve hatta yönlendirmek için yollar açar.

  1. Öncül: Neden daralma, basitleşme ve merkezsizleşme kaçınılmazdır

Küresel sanayi uygarlığının basitleşmesinin kaçınılmaz olduğu öncülü, geçtiğimiz dört kırk yıl boyunca çok sayıda kitap ve yüzlerce bilimsel makalede geliştirilen; ekoloji, uygarlıklar tarihi, enerji iktisadı ve sistemler teorisi çalışma alanlarındaki gelişmelerden faydalanan güçlü bir söylemin özetlenmiş sonucudur. Bu öncül aşağıdaki gibi ifade edilebilir:

  • Geçtiğimiz iki yüzyıl boyunca toplumsal karmaşıklıkta görülen dramatik artış (bu örneğin, şehirleşmeye doğru amansız bir yönelim ve fırlayan ticaret hacimleri ile ölçülebilir), temel olarak üretim ve taşıma için gerekli enerji akışı oranlarındaki artıştan kaynaklanmaktadır. Fosil yakıtlar insan tarihindeki uzak ara en büyük enerji ikamesini sağlamıştır ve sanayileşme, şehirleşme ve muazzam nüfus artışından sorumludur.

  • Günümüzde konvansiyonel fosil yakıtlar hızlı bir şekilde tükendiğinden, dünya enerji akışları düşüşe geçmiştir. Halen sömürülecek devasa miktarlarda konvansiyonel olmayan fosil yakıt varken, bunların çıkartılmasının –para, enerji ve çevre açısından- çok maliyetli olması sebebiyle, eldeki fosil enerjisi arzı ile sürekli büyüme pek mümkün değildir. Alternatif enerji kaynakları da çoklukla gelişmemiş olarak kalmakta ve de fosil enerjisindeki düşüşleri telafi etmeleri isteniyorsa olağanüstü yatırım seviyeleri gerektirmektedir.

  • Azalan enerji akış oranlarının ve azalan enerji kalitesinin öngörülebilir doğrudan etkileri olacaktır: Daha yüksek enerji fiyatları, toplumun tüm sektörlerinde enerji etkinliğinin artması ihtiyacı, giderek daha kıt hale gelen yatırım sermayesinin her zamankiden daha büyük bir kısmının enerji sektörüne yönlendirilmesi gibi.

  • Azalan enerjinin bazı etkileri doğrusal değildir ve öngörülemez ve de uygarlığın genel bir çöküşüne sebebiyet verebilir. Ekonomik daralma, ekonomik genişlemenin olduğu kadar tedrici ve düzenli olmayacaktır. Azalan enerjinin dolaylı ve doğrusal olmayan etkileri küresel kredi, finans ve ticaretin kontrol edilemez ve katastrofik şekilde çözülmesini, veya enerji kaynakları için artan rekabetin veya ticari imtiyazların korunmasının sonucu olarak savaşlarda dramatik bir artışı içerebilir.

  • Büyük ölçekli ticaret para gerektirir, bu yüzden ekonomik büyüme sürekli bir para, kredi ve borç genişlemesi gerektirmiştir. Ancak kredi ve borcun enerji ile beslenen “reel” ekonomiden daha hızlı genişlemesi mümkündür; bu olduğunda sonuç er ya da geç inmesi gereken bir kredi/borç balonudur ki genellikle sermayenin büyük çapta yok edilmesi ve muazzam boyutlarda ekonomik sıkıntı ile sonuçlanır. Geçtiğimiz birkaç on yıl boyunca sanayileşmiş dünya insan tarihindeki en büyük kredi/borç balonunu şişirmiştir.

  • Geçtiğimiz yüzyılda kaynak tüketimi arttıkça çevresel etkiler de artmıştır. Kuraklık ve sellerin sıklığı artmakta ve şiddeti kötüleşmekte, bunlar gıda sistemlerini zorlarken aynı zamanda (çoğu nihayetinde sigorta endüstrisi tarafından katlanılan) doğrudan parasal maliyetler yüklemektedir. Esasen küresel iklim değişikliğinden ortaya çıkan bu etkiler şu anda sadece ekonomik büyümenin değil, uygarlığın ekolojik temelinin de altını oymaktadır.

Bu zaten kısa özeti özetlemek gerekirse: Enerjinin sınırlılığı, çok büyük borç yükleri ve birikerek artan çevresel etkiler nedeniyle dünya, sürekli bir ekonomik büyümenin mümkün olamayacağı bir noktaya gelmiştir. Bu durumda toplum, karmaşıklığı artırmak yerine, öngörülebilir bir gelecek adına ve muhtemelen düzensiz bir biçimde karmaşıklığı terk edecektir.

Genel ekonomik daralma Avrupa ve ABD.’de gözle görülür bir şekilde zaten başlamıştır. İşaretler her yerdedir. Yüksek işsizlik seviyeleri, azalan enerji tüketimi ve gergin piyasalar, bazı fiyat düşürücü analistlerin “daha büyük bunalım” olarak tanımladığı ve muhtemelen yüzyılın ortasına kadar sürecek olan durumu haber vermektedir (Örneğin, bkz. George Soros’un yakınlardaki bir Newsweek röportajındaki yorumları). Ancak bu kesin değerlendirme bile krizin gerçek boyutlarını ıskalamaktadır, çünkü krizin sadece finansal ve toplumsal göstergelerine odaklanırken enerji ve ekolojik temelini göz ardı etmektedir.

Dünya genelindeki ekonomik kargaşanın esas nedenleri genel olarak anlaşılsın veya anlaşılmasın, o kargaşa yüzlerce milyon insanın gündelik hayatını etkilediği gibi siyasi sistemleri de etkilemektedir. 2008’e kadar olan yıllarda kendilerini iflasa götürecek yenilikler icat eden bankalar, küresel sermayeye yönelik bulaşıcı bir deflasyonist yıkımın önüne geçme endişesiyle dolu hükümetler ve merkez bankaları tarafından kurtarılmıştır. Bu sırada, son on veya yirmi yılda daha fazla ekonomik büyümenin vergi gelirlerini şişireceği ve geri ödemeyi kolaylaştıracağı beklentisiyle ağır bir şekilde borçlanan devletler, şu anda kendilerini azalan gelirler ve artan borçlanma maliyetleri içinde bulmuşlardır, ki bu, borcu geri öde(ye)memek için kesin bir formüldür.

Bazı durumlarda, birtakım devletlerin iflastan geçici olarak kurtardığı finansal kurumların ta kendileri, diğer devletlerin ekonomilerini, kredi derecelerini düşürmeye zorlayarak sarsmakta ve borcun döndürülmesini daha da zorlaştırmaktadır. Bu diğer devletler bir ultimatomla karşı karşıyadırlar: Yurt içi harcamayı azalt veya küresel sermaye sisteminin dışında kalmakla yüzleş. Ancak çoğu durumda yurt içi harcama milli ekonomiyi işler kılan tek şeydir. Giderek artan bir biçimde, yakın zamana kadar iyi kredi riskine sahip olarak görülen ülkelerde bile, finansal sektörün çöküşünü engellemenin maliyeti halkın geneline, ekonomik daralma ve genel bir mutsuzluk ile sonuçlanan kemer sıkma önlemleri yoluyla aktarılmaktadır.

Küresel bir halk ayaklanması, devletlerin toplumsal hizmetlerde yaptıkları kesintilerin, zengin yatırımcıları onların kendi hırslarının sonuçlarından koruma çabalarının ve artan gıda ve yakıt fiyatlarının öngörülebilir sonucudur. Geçtiğimiz yıl boyunca, Afrika, Ortadoğu, Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika’da yinelenen protestolar baş gösterdi. Protestocuların uzun vadeli amaçları çoğu durumda halen açıklanmaya muhtaçtır, ancak protestoların doğrudan sebeplerini anlamak zor değildir. Gıda ve yakıt fiyatları zorlaştığında doğal olarak ilk çimdiği fakir insanlar hisseder. Fakirler halen idare eder durumda iseler, yozlaşmış yerleşik yönetime sokakta toplanarak karşı çıkma riskini almaya genelde isteksizdirler. Kıt kanaat geçinemez hale geldiklerinde protestonun riskleri daha az önemli hale gelir, kaybedecek hiçbir şey yoktur; hayat zaten tahammül edilemez haldedir. Yaygın protesto ihtiyaç duyulan siyasi ve ekonomik reform fırsatını getirir, fakat aynı zamanda kanlı baskıcı ortamlara ve de toplumsal ve siyasi istikrarın giderek kaybolmasına çanak tutar.

Dipnotlar: 

  1. Complexity, Problem Solving, and Sustainable Societies, Joseph A. Tainter

2. bölüm